Hangisi Daha Türk?

Belvedere Wien

Geçtiğimiz Cuma günü Viyana’daki Türk konsolosluğuna gitmem gerekti pasaportumla ilgili bir işlem için. Eeee bundan bize ne diyeceksiniz. İlk cümleme bakınca bu doğru bir soru; ancaaaak…
Konsolosluk maceralarımı bilen yakın çevrem nelerden bahsedeceğimi az çok tahmin ediyor şu anda.

Burada yoğun bir Türk nüfusundan bahsediliyordu. Caddelerde yürürken, dükkanlardan alışveriş yaparken, rastladığım market adlarından bunu az çok anlıyordum. Emin olmak için konsolosluğa gitmem gerekiyormuş meğerse. Tanrım bu ne kalabalık! Düşünsene bu sadece bugünkü hali. Her gün bu sayıda insan geliyor geçiyor, inanılmaz! Yüzlerce Türk bu odada toplanmış. Herbirinin derdi başka. Hemen hepsi de göçmen. Vay vay vay…

Yurtdışına uçuş yapmış okuyucular bilirler, cep telefonunuzu açtığınızda şebekenizden mesaj gelir ve size konsolosluğun telefonunu gönderir. Acil durumda arayabileceğinizi bilir ve kendinizi güvende hissedersiniz. Üzgünüm ama bu kalabalık görüntü ulaşmanın pek de  kolay olmadığını anlatmaya yetiyordu. 9.00-12.00 saatlerinde vatandaş kabul ediyorlar. 14.30dan sonrası vize başvurularına ayrılmış. Bir önceki gün 12.30da gitmiş ve içeri alınmamıştım, ondan biliyorum. Cuma günü erken davrandım ve neden 12.00 den sonra kimseyi almadıklarını anladım. Zannetmiştim ki ohh ne ala iki buçuk saat ara veriyorlar. Günahınızı almışım, özür dilerim. O kalabalığı eritmenin başka yolu yok, haklısınız. Muhtemelen anca saat 14.00 da işlerini bitirip bir iki lokma atıştırıp demli bir çay içiyor ve derdi her yerde her zaman büyük Türk halkıyla uğraşmaya kaldıkları yerden devam ediyorlar. İşte tam bu noktada vurgulama ihtiyacı duyduğum ve yazının başlığını da anlamlı hale getirecek gözlemlerimle çıkıyorum karşınıza.

Farklı bir koku var bu odada, Türkiye kokmuyor. “Avrupa’da yaşıyorum naber” kokusu geliyor burnuma. Yüksek mertebede görüyorlar kendilerini. Görünüşünüz öyle değil ama. İstanbul’da ben sizi görsem Avrupalı demem. Sanırım bana havaalanında bile yabancı dilde hitap etmeleri alıştıkları Türk imajına ters düşmemden kaynaklanıyor. Bir de buranın dilini bilsem hiç inanmayacaklar herhalde. Bu hoşuma gitmiyor ama. Ben isterdim ki tüm “Türkler” bizim gibi görünsün. Üstüne başına, kilosuna, yürüyüşüne, konuşmasına, tavrına dikkat etsin.

İşlemlerinizi yaptıracağınız bankoların olduğu katın aşağısında bekleme salonu var. İşlem sıranızı bu bekleme salonundan alıyor ve oturup bekliyorsunuz. Bekleme sürenizin garantisi yok. Örneğin ben bir buçuk saat bekledim. Yanımda oturan hatun iki saatten fazla beklemişti. Sizden öncekinin derdini anlatırken ne kadar açık olduğuna, işleminin uzunluğuna ve memurun hızına bağlısınız. Sabırsız Türk halkı bekleme salonundan numarasını aldığı gibi üst kata koşuyor. Arkadaşım aşağıda sıranın sana geldiğini gösteren ışıklı tabela var, bu ne acele? İşlemleri mi hızlandıracaksın sanki? Amaç kargaşa yaratmaksa üstümüze yok.

Duvarlar yeni boyanmış, tertemiz. Tuvaletler yenilenmiş. Kahve makineleri, kullanabilmeniz için para bozan makine, bankomat, biometrik resim çekebileceğiniz kabin… Bekleme salonunda olması gerekenden fazlası en son teknolojiyle yerleştirilmiş. Buraya kadar her şey güzel. Duvardaki kağıtlardan birinde yazansa şu: “Duvarlar yeni boyandı, yaslanmayınız.” Bir diğerinde: “Çevremizi temiz tutalım.” Hele hele bir tanesinde yazan durumu özetliyor:  “Duvarlara ayakla vurmayınız”!!!

Sıramın gelmesine az kalınca yukarı çıktım. Artık yeni gelen kimse olmadığı için biraz rahatlamıştı ortalık. Kapıda takım elbiseli bir abimiz beni karşıladı, numaramı sordu ve içeride sıranın bana gelebileceği bankoları gösterdi. İşte ben bu abimize Türk derim. Gayet derli topluydu. Tertemiz kıyafetleri, ayakkabısı, saçları ve de kibarlığı Atatürk’ün bizim için hayalini kurduğu gençliği ifade eder nitelikteydi. Belli ki oranın yetkililerinden ve de sabırla her türlü insana yardım ediyor. Benimle ilgilenmesine de ayrıca teşekkür ettim. İşlemleri yapan memurlara bakındım biraz. Hepsi mi gülümser? Hepsi mi içtenlikle yardımcı olmaya çalışır? Saatlerdir binbir türlü dertle uğraşan, yorgun, bitkin, aç insanlar sizler misiniz? Ellerinden gelen ne varsa yapıp başarı dilekleriyle uğurladılar beni. Şaşkınlığım o dakika tavana fırladı. İstanbul’da vize işlemleri için gittiğim konsoloslukta çalışanlar da Türk'tü. Onlar da aynı yoğunlukta çalışıyorlardı. Onlara gelenler de hemen hemen aynı profilde insanlardı. Peki onlar neden gülmüyorlardı? Değil gülmek “nereden geldin sen şimdi karşıma” bakışıyla karşılıyorlardı. İşinizi yokuşa sürmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Eksik belgeler bulup çıkarıyor ve sizi bir sonraki gün 13.00-13.30 saatlerinde yetiştirme stresine sürüklüyorlardı. Çektiğim azabı bir ben bir Allah bilir. Dert yandığım ailem ve dostlarımda sağolsunlar bana yardımcı olmaya çalışmışlardır her dakikasında.

Kararsız kaldım şimdi ben. Hangisi daha Türk? Bekleme salonundaki duvara ayak vurma ihtimali olan mı? Tertemiz görüntüsüyle size hoş geldin diyen yetkili mi? Sabırla işlemleri yerine getiren, azarlamak bir kenara dursun, gülümseyen memur mu? Yoksa yabancı bir ülkenin konsolosluğunda çalışıp da Türk olduğunu unutan ve kraldan çok kralcılık yapan mı?

Nilay duruk Mutlubaş

 

197 total views, 1 views today

Nilay Duruk Mutlubaş

Nilay Duruk Mutlubaş

18 Ocak 1983 tarihinde İstanbul’da doğdu. Henüz 5,5 yaşındayken ilkokula kayıt olarak okul hayatına başladı. Ortaokul ve liseyi Maltepe Anadolu Lisesi’nde okudu ve okulunu üçüncülükle bitirdi. Matematiğe olan ilgisi sebebiyle İstanbul Teknik Üniversitesi matematik mühendisliği bölümünde eğitim hayatına devam etti. Akademisyen olmaya karar verdikten sonra Sabancı Üniversitesi’nde sırasıyla yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Doktora derecesini Gürsel Sönmez araştırma ödülünü alarak tamamlayan yazar, halen Sabancı Üniversitesi bünyesinde doktora sonrası araştırmalarına devam etmektedir. Eylül 2012 itibariyle 9 ay sürecek bir proje sebebiyle Viyana’da bulunacaktır. Blog yazarlığı ve yaratıcı yazarlık kursuyla başlayan yazma serüvenine haber mutfağında devam edecektir.

More Posts

sayaç ziyaret